19 Temmuz 2018 Perşembe

KİTAP OKUMA ETKİNLİĞİ BİRİNCİ HAFTA


SAVAŞÇI
Kitabın Adı: Savaşçı
Yazar: Doğan CüCeloğlu
Remzi Kitapevi, 55. Basım Mart 2017
 kitabı okuyan arkadaşımız: FATOŞ ALKAN  



Kitabın Konusu
     “ Seni diğerlerinden farksız yapmaya bütün gücüyle gece gündüz çalışan bir dünyada, kendin olarak kalabilmek, dünyanın en zor savaşını vermek demektir. Bu savaş başladı mı, artık hiç bitmez” diyerek kitapta bu tür bir savaşçıdan söz ifade ediyor. Kitabın, içerisinde yer alan karakterlerden yazarın kendisi gerçek hayatta da olduğu gibi algılama, öğrenme, psikoloji ve iletişim konularında uzman ve tanınmış bir öğretim görevlisi; Arif bey ise mutsuz, kendini ezik ve aptal gibi hisseden, yalnız, ne istediğini bilmeyen, kendisini bir bilinmezliğin içinde kaybolmuş olarak gören bir sınıf öğretmeni. Doğan Cüceloğlu ve Arif Beyin tanışmasıyla kitap içerisindeki konular yazar ve Arif  bey arasında soru cevap şeklinde, yazarın; hayatı, felsefesi, toplumu, iletişim ve insan ilişkileri, psikolojiyi konu edinerek okuyucuya aktarılmaktadır.

Kitabın Özeti
      1.     Bölüm
Arayış
      Anlamını yitiren bir yaşamın temel sorununun bireyin varoluşunda sadece kendisi için önemli gördüğü kişiler tarafından tanınmayı, kabul edilmeyi, sevilmeyi, özlenmeyi, değerli bulunup güvenilmeyi istemesi biçiminde yaşaması, kendine özgün bireysel yaşamın olmaması, kendi yaşamının dansını yapamaması olduğu anlatılıyor. Savaşçıdan bahsediliyor ve arayışa geçme zamanının geldiği hatırlatılıyor. Arif bey, hayatını anlamsızlıktan kurtarmak isteyen, çaba göstermeye çalışan ancak neyi nasıl yapacağını bilmeyen bir eğitimcidir. Ailesinin itirazına rağmen öğretmenliği seçmiş ancak daha sonradan yanlış bir mesleği tercih ettiğini düşünmeye başlamıştır. Öğretmenlik mesleğinin kutsaliyetine inanmaktadır ama mutsuzdur. Öğretim üyesi olan doğan bey ile tanışır ve bu sorununu onunla paylaşmak ister. Herkesin bir başkasını değiştirmeye çabaladığı bir dönemde Arif beyin kendini sorgulaması ve bir arayış içine girerek kendi değişimini aramaya çalışası Doğan Bey’i etkilemiştir. Haftasonu cumartesi günü buluşmak için randevulaşırlar. İlk buluşmalarında bireyin yaşamında anlam arayışı konusu üzerine konuşurlar. Anlam arayışında ilk adım, kritik ve can alıcı soruları sorabilmektir. İkinci adım ise, soruların yanıtını aramaktır.  “Ben kimim?” sorusu üzerine yoğunlaşarak toplumun insanlara biçtikleri roller üzerine konuşurlar. “Ben anneyim”, “Ben erkeğim”, “Ben öğretmenim”.. gibi çeşitli roller içerisinde kendilerini tanımlamaya çalışarak bu soruya karşılık; “ ben bütün bu soruları soran, farkında olan, gözlemleyen bilincim.” denilmişitir.  Bedenimiz, sosyal rollerimiz, düşüncelerimiz, duygularımız değişse de ‘ben’ özdeşimini ayakta tutan siz bilincidir. İnsanların kendilerini bir hapishaneye kapattıklarını düşünmektedir. Arif Bey de aynı şekilde kendini hapsetmiştir. Bu durumun farkında olmak, bu hapishaneden kurtulmayı başaran “Savaşçı”lardan olma yolunda atılan ilk adımdır. Arif Bey, arayışı sonunda bir hapishanede olduğunu anlamıştır. Kritik ve can alıcı soruları sormaya, soruların cevabını aramaya hazırdır. Arif Bey artık bir savaşçıdır. Arif Bey’e bu yolculuğunda eşlik eden Doğan Bey içinde heyecan dolu günler başlamıştır. Arif Bey ve Doğan Bey haftada bir defa görüşmeye başlarlar.

     2.     Bölüm
Uyanış

      Arayış sonucunda farkına varma ve uyanıştan söz ediliyor. Kişi ancak uyandıktan sonra, daha önce uyuyor olduğunu kavrıyor. Uyuyan kişinin uyuduğunu bilmezse gördüğünün rüya olduğunu anlamayacağını ve farkına varmanın uyanış için ne derece önemli olduğunu vurguluyor. İnsanların mutlaka sosyal roller içinde olduğunu ve sosyal roller içinde hayatını sürdüreceği; ancak önemli olan konunun bu sosyal rollerin kişiye empoze mi edilmiş yoksa kendi isteği sonucu mu yüklemiş olduğudur. Arif Bey kendi isteği ile öğretmen olmuştur; ancak kendi düşünce ve değerlerinden çok başkalarınınkini esas alarak kendi özünden uzaklaşmıştır. Bu durum, Arif Bey’in hayatının anlamını yitirmesine neden olmuştur. Kaygılar içinde geçen bir yaşam “mış” gibi bir yaşamdan öteye geçmez.  Yaşam enerjisinin kaynağı bizim özümüzdür. Kendi özümüzden koptuğumuz zaman şevkimiz kalmaz. Yaşamın anlamı da bu özden gelir; özle yapılan her şey anlamlı, heyecan verici gelir. Özden kopuk yapılan şeyler ise anlamsız ve sıkıcı gelir. Kendi kalbine bakamayanın yaşamı bulanıktır; kendi yüreğine bakabilme cesareti gösterenler gönlünün muradını keşfedenlerdir. Dışarıya bakan rüya görür, hayal dünyasında kaybolur, içeriye bakan uyanır, kendini keşfeder;  Doğan bey ile yaptığı konuşmalar sonucunda Arif Bey bir hapishanede olduğu gerçeğini anlamaya yönelik bir uyanış içine girer. Hapishanede kalmanın ya da çıkmanın kendisinin gerçekleştirmesi gereken bir süreç haline geldiğini ve hapishanenin kapısını açacak ve kendisini özgürlüğe kavuşturacak anahtarın kendi bilinci içinde olduğunu anlamıştır.

      3.     Bölüm
Niyet

      Niyet etmekten ve savaşçının anlamından bahsedilmektedir.  Burada bahsedilen niyet, daha anlamlı ve coşkulu bir yaşama yönelik niyettir. Savaşçının başkası için değil, kendi niyetiyle, kendi yaşamı için savaşçı olduğu vurgulanıyor. Gerçek bir savaşçının her olaydan alabileceğinin, öğrenebileceğinin en fazlasını almak ister diyerek bir insanın niyetinin, o kişinin içinde bulunduğu ortamı nasıl algılayacağını, o ortamda bilincin nasıl organize edeceğini belirleyen en önemli etken olduğu dile getirilmiştir. Savaşçı, niyetinin sürekli farkındadır. Hiç kimseden övgü, ilgi, destek ve takdir beklemeden sırf kendi yaşamının anlamı için kendini buna adadığı zaman savaşçı olma yolunda bir adım atmış olur. 
      Savaşçı ortama getirdiği bilincin derecesinden yüzde yüz sorumluluk almasını bilir. Niyetinin saflığı içerinse kendini yüzde yüz ilgilendiği konuya verir. İlgilenmiyorsa “mış” gibi ilgilenmez. Dürüsttür, içtendir. Savaşçı ‘evet’ini ve ‘hayır’ını keşfetmiş biridir. ‘Hayır’ demesini bilemeyen kişi güçsüz kişidir. Hayır demesini bilmeyen kişinin ‘evet’inin de anlamı yoktur.

        4.     Bölüm
Geleceği Yaratmak

      Yarını ancak kişisel bütünlük içinde yaratabileceğimizden ve bütün kötülüklerin, geriliklerin, yanlışlıkların kaynağının gerçeğe saygısızlık olduğu dile getiriliyor. Gerçeğe saygılı olmayan bir toplumda çocuk rasyonel bir varlık olarak gelişemez. İlişkilerde tutarlılık ve vicdan konuları işlenerek geleceği yaratmaktan ve kişisel bütünlükten bahsetmektedirler. Kişisel bütünlük, algıladığı gerçek ile sorumluluk içinde tutarlı biçimde düşünmek, söylemek ve yapmaktır. Bir şey ne ise odur; başka bir şey değildir. Bir nesne kendi doğasına uygun davranarak ne yapacağı onun ne olduğu belirlenmiştir. Doğan Bey’e göre kişisel bütünlük gerçeğe saygı ve algılanan gerçeğin tüm sorumluluğunu algılamayı gerektirir. Doğan Bey, insanların kişisel bütünlük içinde davranmalarının toplumun birçok sorununu ortadan kaldıracağına inanmaktadır. Kişisel bütünlük içinde bildiğimizi bilerek, bilmediğimizi bilmediğimizin farkında olarak anlamlı bir yarının yaratabileceği üzerinde uzlaşırlar. Arif bey artık bir öğretmen olarak önemli işler başarabileceğine inanmakta ve öğretmen olmanın ne kadar önemli olduğunu anlamaya başlamıştır. Kendi iç dünyasının gerçekleriyle ilişki içinde değil, ayı zamanda inandığı temel değer ve ilkelerle de ahenk içinde olması gerektiğini, nasıl bir dünya yaratmak istediğinin, vizyonunun, hedefinin sürekli bilinci içinde iç dünyasını ve değerlerini uygulamaya koyması gerektiğini düşünmektedir.

       5.     Bölüm
Güç

      Yarını yaratmak için güçlü olmak gerektiği söyleniliyor. Savaşçının yaşamındaki güç kaynağı korkudan gelmez. Savaşçı kendini bir geleceğe adamıştır. Bu gelecek savaşçı için anlamlıdır ve bu gelecek bazı temel değerler üzerine kurulmuştur. Bu geleceğe ve bu geleceğin kurulduğu temel değerlere kendini adamış olmak savaşçının güç kaynağını oluşturur. Diğer bir ifadeyle, savaşçı gücünü kendini adadığı gelecekten alır. Arif bey artık kendisini adadığı gelecekle kişisel bütünlük içinde olanaklar yaratmaya kendini adayarak geleceği oluşturması gerektiğini düşünmektedir. Bunun için de öncelikle kişiliği ve karakteriyle güçlü olması gerekmektedir. Arif bey öğretmenliği, ‘ Ben kimim?’,  ‘Benim hayatımın anlamı ne?’, ‘Ben hayatımda neyi gerçekleştirmek istiyorum?’ soruları çerçevesinde değerlendirmeye başlamıştır. Mesleğini kendi düşünceleri çerçevesinde değerlendirmekte ve kendini daha güçlü hissetmektedir.

         6.     Bölüm
Sorumluluk

      Yaşamdaki sorumluluk ve savaşçının sorumluluğundan bahsediliyor. Savaşçının özellikleri artık iyice belirlemeye başlamıştır. Savaşçı anlam arayışı içinde olan insandır. Anlam arayışı ise, nerede, neyi, niçin, nasıl yaptığının yanıtını aramak demektir. Savaşçı, bu arayış içinde niyetini, niyetinin saflığını keşfetmiş birisidir. Yaratmak istediği geleceği niyetinin saflığında yaratır. Kişisel bütünlük içinde bu geleceği gerçekleştirmenin sorumluluğunu kendinde görür. Yaşam kimin sorumluluğu içinde?  Diye sorulan soruya karşılık “ kimine göre anne ve babanın, kimine göre evlendiği eşinin, kimine göre komşunun, kimine göre çalıştıran şirketin, kimine göre devletin, kimine göreyse yaşamda bir sorumluluk yoktur.”  diye cevaplar verilir. Sorumluluk almış insan hesap verir, kendi bilincinin, kendi gücünün, kendi eyleminin sınırları içinde olaya sahip çıkar. Kişinin yetiştiği ortamda kendine seçim yapma ve yaptığı seçimin sonuçlarından sorumu olma fırsatı verilmemişse sorumluluk duygusu gelişemez. Arif bey, Doğan bey ile yaptıkları görüşmede üzerinde tartıştıkları bu konuları düşünmüş ve sorumluluk duygusu içinde öğretmenlik yapması gerektiğini fark etmiştir. Kendini, hesap vermeye ve kendi gücünün, kendi eyleminin sınırları içinde mesleğine sahip çıkmaya hazır hissetmektedir.

        7.     Bölüm
Ölüm Bilinci

      Şimdi ve şu anı yaşama tembelliği neden bu kadar yaygın? Neden görmeyiz bize bakan gözleri? Neden kırarız gönülleri? Neden pişmanlıklar içinde yuvarlanır gideriz? Sorularının yanıtı savaşçının ölüm bilinci içinde irdeleniyor. Sıradan insanları savaşçı yapmaya götüren ilk adımlarda birisi ölüm bilincidir. Kişi, aldığı kararlardan pişmanlık duymamak için karar verme ortamına yüksek bir bilinç düzeyi ile gelmelidir. Doğan bey sıradan insanın sonsuz yaşamı zemin kabul ederek günlük yaşamı anlamlandırdığını, savaşçının ise her an ölüm bilincini zemin kabul ederek günlük yaşamını anlamlandırdığını düşünmektedir. Arif bey içinde yaşadığı zamanın tekliğini ve o anın bir daha tekrar etmeyeceğini anlamıştır. Bir savaşçı gibi her an ölüm bilincini zemin kabul ederek yaşamını anlamlandırması gerektiğini düşünmektedir. Artık kararlarını bilinçli bir şekilde verip, o kararlardan pişmanlık duymadan tüm gücüyle eyleme geçirmeyi hedeflemiştir. Şu anı yaşayamazsa hatıralarının silik kalacağını ve yaşamının fakir olacağını düşünmektedir.

         8.     Bölüm
Değişim
      Kaybolmuş güçsüz bir insanın bile savaşçı olabileceği, bunun yolununsa değişim olduğu üzerine konuşmuşlardır. Sıradan insanın nasıl savaşçı olacabileceği hakkında görüşler belirtilmiştir. Değişimin varoluşun içinde potansiyel olarak vardır. Her çocuk doğal olarak kendi potansiyelini gerçekleştirme eğilimindedir. Doğan bey, sıradan insanın değişerek, farkına vararak ve farkına vardığını yaşayarak savaşçı olabileceğini düşünmektedir. Tüm değişimlerin temelinde bilinç yatar. Bilinçte meydana gelen değişimler insanın yaşamında meydana gelen diğer tüm değişimlerin anasıdır. Bireyde oluşan ‘ben bilinci’ onu pek mutlu etmez ama zamanla ben bilinci değişip ‘biz bilinci’ne dönüştüğünde kişi kendini gerçekleştirmiş olur. Savaşçı ‘ben savaşçı olacağım’ diye yola çıkmaz. İnsan yaşamın belirli bir alanında yaptığı işi en iyi şekilde yapmaya çalışırken savaşçı olma yolunda ilerler. Zamanla gözlemleyen bilince ulaştıkça bilinci gelişecek ve bilinci geliştikçe savaşçının niyetinin saflığını, sorumluluğunu, kişisel bütünlüğünü almanın gerekliliğini görecektir. Bu konuşmanın sonunda Arif Bey, bir öğretmen olarak enerji ve zamanını bilincin gelişmesine vermesi gerektiğini anlamıştır.


        9.     Bölüm
Bitmemiş İşler

      Bitmemiş işler üzerine konuşuluyor. Bitmemiş, işler bitmeden gücümüzü kazanamayız. Bitmemiş işler bizim şimdi ve şu anı algılamamıza ve yaşamamıza sürekli engel teşkil eder. Bir insana beslenen hınç, kin, öfke ve diğer olumsuz yargılamaların ifade edilmeden birikmesi ve söz konusu kişiyi sürekli olumsuz duygular içinde tutması şeklinde ifade edilen durum bitmemiş iş olarak adlandırılır. Savaşçı, bitmemiş işler taşımaz, sürekli işlerini bitirerek yaşamına devam eder. Savaşçı her şeyi kişisel bütünlük, sorumluluk ve bilincin saflığı içinde tamamlayarak yaşar. Ortama getirdiği bilinçten kendini sorumlu tuttuğu için ortamda ne gibi dengesizlikler olduğunun farkındadır. İnsanın psikolojik sınırları, ilişkisinin türüne göre değişir. Ama, mahrem ilişki içinde olduğu insan için bile, öbür tarafa geçilemeyecek sınırlar vardır. Kişinin sınırlarını koruması ve bu sınırların diğerleri tarafından tanınması önemli bir gereksinimdir. Affedebilmek dil ile olmaz gönül ve kafayla affedebilmek büyük bir gönül zenginliği ister. Egosu şişkin, çabucak kırabilen insanlar bunu kolay kolay yapamaz. Yürekten affetmeyi öğrenmeden ‘bitmemiş işler’i bitiremeyiz.

        10.   Bölüm
Savaşçı Olmak İçin

      Doğan Bey Arif Bey’e savaşçı bir öğretmen olmayı teklif eder. Bunun için savaşçının tüm özelliklerini bir liste haline getirirler. Savaşçı karar vermeden önce inceler, düşünür, gözden geçirir, acele etmez, her şeyi hesaba katar. Savaşçı kararını verirken özgür iradesi içinde verir; yani onun kararı bir seçimdir. Savaşçı verdiği kararlardan pişmanlık duymaz. Sabırlıdır ve niçin beklediğini bilir. Arzularından arınmış,  ölümün tümüyle bilincinde ama aynı zamanda bunu umursamaz bir tavır içindedir. Stratejik bir tavır içerisinde yaşamaya özen gösterir. Hiçbir şeye düşkünlük göstermez, hiçbir şeyin müptelası değildir. Savaşçı hiçbir zaman kendini kapıp koy vermez; bu ölümü dahi olsa savaşçı mücadele etmeden kendini teslim etmez. Her şeye saygılı yaklaşır ve zorunlu olmadıkça kendisini ilgilendirmeyen işlere burnunu sokmaz. Savaşçı pek ortalıkta gözükmez, yüzünü eskitmez ama bir işe karışması gerekiyorsa, iyice düşünüp seçimini yaptıktan sonra karışır. Seçimini yaptıktan sonra gönlünün sesini dinler. İçinde bulunduğu duygusal durumu kendisi belirler. Tüm evrenle biz bilinci içinde ilişki kurar. Dünyayı olduğu gibi görür, alçakgönüllüdür, her şeyi üstesinden gelinmesi gereken bir öğrenme fırsatı olarak görür. Yaşama katkıda bulunan her şeye ve herkese teşekkür duygusu besler. Sağlığına dikkat eder.
Arif bey, sözünü ettikleri kavramların ve savaşçı özelliklerinin birçoğunu Doğan Bey ile görüşmeden önce sahip olmadığını anlar. Görüşmeler sonunda da Arif Bey bu özelliklerin tamamını kazanmış değildir; ancak kazandığı zaman güçlü bir öğretmen olacağını bilmektedir.

              11. Bölüm
Devam Edelim

      Yalova ve Çınarcık’ta yaşanan depremde Doğan Bey Arif Bey için tedirgin olmuştur. Arif bey üç gün aradan sonra Doğan Bey’i arayarak iyi olduğunu söyler. Yaptıkları telefon görüşmesi sonunda, toplumsal sorunlar ve konular üzerine odaklanmış yeni bir dizi buluşma daha yapmaya karar verirler.

 2. KİTAP ÖZETİ

 KİTABIN ADI: GÖĞÜ DELEN ADAM
YAZARI:ERİCH SCHEURMANN
KİTABI OKUYAN ARKADAŞIMIZ:  MERVE ÖZTÜRK 
   
Sadece keyif için degil üniversitede sosyoloji, antropoloji derslerinde ve hatta liselerde sosyal bilgiler derslerinde bile okutulabilecek bir kitap.

   Kabile reisi Tuivaii'nin gözünden modern dünyayı ve yaşam tarzını eleştiren, doğru ve yanlış olarak kabul ettiğimiz değerleri tekrardan gözden geçirmemizi sağlayan anti-kapitalist bir kitap. Mülkiyet kavramına farklı bir bakış açısı getirirken aynı zamanda bireysel sorumlulukları topluluk olarak yerine getirmekten bahsediyor. Bunların yanında en önemlisi mutluluk getirecek şeyin sahip olmaktan değil paylaşmaktan geçtiğini kabul ediyor. Bir meslek elde edebilmek için verilen çabadan düşüncenin ölümcül hastalığı gibi konuları sade ve akıcı bir şekilde okuyoruz. Kitabı okuduktan sonra bir süre daha etkisi devam ediyor, insanlık ilişkilerinde paranın ve mesleğin o kadar da gerekli olmadığını fark ediyoruz.       

  Kitap her ne kadar çok güzel bir dünyadan bahsetse de modern dünyamız için hiç bir zaman gerçekleşmeyecek bir hayal olduğu için bir ütopyadan öteye gidemiyor bizim için. Akıcı ve sade anlatımıyla başlandığı gibi bitecek bir kitap, keyifli okumalar


3. KİTAP ÖZETİ

 KİTABIN ADI: BİN ÖMRÜM OLSA
YAZARI: KRISTIN HANNAH
KİTABI OKUYAN ARKADAŞIMIZ:  CANSU (CNSUCN321)


Çocuk sesleriyle dolu bir yuvaya sahip olmak isteyen işitme engelli Tess. Hayaline kavuşamadan trafik kazası geçirip hayata gözlerini yumar ama hikaye burada başlıyor...
Ölür ve Tanrı Tess’e bir şans verir. Tess ölümünden sonra yabancı ses Carol ona dileğinin gerçekleşeceğini ona ikinci bir şans verildiğini söyler.
Tess’e seçim yaptırır. Tess seçimi sonrası 3 çocuklu bir aileyi seçer. Hayat Tess için zorlaşmıştır. Ağlamak nedir bilmeyen Tess ağlar.. Çünkü sevgi anne aile sevgisini hiç tatmamış 3 çocuğun annesi olarak yeniden doğar, kadın da son çocuğu doğururken ölmüştür...

4. KİTAP ÖZETİ

 KİTABIN ADI: UYGARLIĞIN HUZURSUZLUĞU
YAZARI:   SİGMUND FREUD
KİTABI OKUYAN ARKADAŞIMIZ:  Kübra Sarı




                                     
  Din kavramı anlam bakımından tüm toplumlarda sorgulanmış, birçok bilgin tarafından açıklanma ihtiyacı duymuştur. Psikolojiye damgasını vuran Freud’in de elbette bu konuda fikirleri olduğuna şaşırmayacaksınız. Freud dinsel tutumu çocukluktaki çaresizliğe dayandırır. Dinin sadece insanın korkularına karşılık ortaya attığı bir yanılsama olduğunu savunur. Dini vazgeçemeyeceğimiz müsekkinler olarak tanımlamakla beraber bu müsekkinlere ihtiyacımız olduğunu söyler. Çünkü insan yaşamının amacı din olmaksızın açıklanamaz. Bu yüzden de insanların dine ihtiyacı olduğunu kabul eder. Bu çıkarımlarından sonra insanların yaşamda mutluluk peşinde olduklarını her zaman mutlu kalmak istediklerini iddia eder. İnsanların hiçbir zaman uzun süreli mutluluğa ulaşamayacağını, bünyemizin de mutluluk için sınırlı olduğu görüşündedir. Fakat mutsuzluk Freud’in dediği gibi daha kolaydır. Çünkü vücudumuz, dış dünya ve insanlarla ilişkilerimiz bizi yeterince acıyla hemhal etmektedir. İnsanların çalışarak mutlu olabileceklerine, kendilerini tatmin edebileceklerine inanır. Öyleki insanların zorunlu olarak çalıştığını ve en eğır toplumsal sorunların da insanlardaki bu doğal çalışma isteksizliğinden kaynaklandığını savunur. İnsanın gerçek manada mutluluk bulmak için mücadele ettiğini, sevgi merkezli cinsel hazzın mutluluğa giden yolda ilk örnek olduğunu söyler. Hatta Freud güzelliğin de cinsel duygu alanından türediğini savunur. Ona göre din, yaşamın değerini düşürüp gerçek dünyanın tasarımını sanrılı bir biçimde çarpıtır. İnsanı mutluluğa götürme yolunda dinin de vaadini gerçekleştiremediğini savunur.
           Sefaletimizden uygarlığın sorumlu olduğunu, uygarlıktan vazgeçip ilkel koşullara döndüğümüz zaman çok daha mutlu olacağımızı iddia eder. Fakat bu iddiasını da uygarlıktan vazgeçmenin mümkün olmadığını, vazgeçerken bile söz konusu uygarlığın araçlarına yaşamak için gereksinim duyulduğunu söyleyerek eleştirir. İnsanoğlunun doğa hakimiyetiyle mutluluğa erişmeyi beklemesinin hayal kırıklığıyla sonuçlandığını, bu durumun insanlarda beklendiği gibi bir mutluluk ve haz oluşturmadığını söyler. Uygarlık sözcüğünün, yaşamımızı hayvan atalarımızınkinden ayıran, insanları doğadan korumak ve insanlar arasındaki ilişkileri düzenlemek gibi iki amaca hizmet eden eylem ve düzenlemelerin toplamını tanımladığını söyler. Freud’e göre insan çok eskiden beri bir mutlak güç ve mutlak bilgi ideali oluşturmuş, bu ideali tanrılarında cisimleştirmiştir. Kendi arzularına ulaşılmaz görünen –ya da kendisine yasak olan- ne varsa hepsini bu tanrılara atfetmiştir. Kısaca bu tanrılar kültürel ideallerdi. Şimdi ise insan bu ideale erişmeye çok yaklaşmış, neredeyse kendisini tanrı haline getirmiştir. Fakat insan, ideallerine tam anlamıyla ulaşamadığı için bir tür protezli tanrı haline gelmiştir. Yardımcı organlarının tümünü kuşandığında hayli muhteşemdir ama bunlar kendi bedeninin bir parçası değildir. Freud insanın gelecekte daha büyük yenilikler yapacağını bu ilerlemelerle tanrıya benzerliğini arttıracağını söylemekle beraber tanrıya benzemenin insanlara mutluluk getirmediğini belirtir. Uygarlık düzeyinin yüksek olduğu yerleri: dinsel sistemlerin, felsefi akıl yürütmelerin, insanların idealleri diyebileceğimiz, bireyin, toplumun, tüm insanlığın mükemmelleştirilmesine ilişkin taleplerin fazla olduğu yerler olarak nitelendirir. Freud uygarlığın ilk talebini adalet olarak tanımlar. Uygarlıkta bireysel özgürlüğün olmadığını, bireyin gücü yerine topluluğun gücünün hüküm sürdüğünü söyler. Uygarlığı, bir kez kurulmuş olan hukuk düzeninin, bir daha tek bir bireyin yararına bozulmayacağının garantisi olarak görür.
             Freud, Darwinci bir tutumla insanların maymunlardan evrildiğini, aile hayatının da genital tatmin gereksiniminden doğduğunu ileri sürer. Ailenin doğuşunu, erkeğin cinsel isteklerinden dolayı dişiyi, cinsel nesneleri yanında tutması ve dişinin de yavrularından ayrılmak istemediği için erkeğe itaat etmesi olarak tanımlar. Kadını cinsel bir obje olarak gören Freud, erkeğin uygarlık uğruna kullandığı libidoyu büyük ölçüde kadınlardan ve cinsel yaşamdan geri çekmesi üzerine kendisini uygarlığın talepleri tarafından arka plana itilmiş hisseden kadının, uygarlığa karşı düşmanca bir tavır takındığını savunur. Günümüz uygarlığının, cinsel ilişkiye haz duyulan bir mutluluktan çok insanların üremesi için şu ana dek alternatif bir kaynak bulamadığından tahammül ettiğini söyler. Bunun yanı sıra uygar insanın cinsel yaşamının hasara uğradığını ileri sürer.
         “İnsan insanın kurdudur” sözünden yola çıkarak insanın özünde saldırganlık bulunduğunu iddia eder. Uygarlığın bu saldırganlığı önlemeye çalıştığını ama bunu başaramadığını savunur. Komünistlerin, saldırganlığı özel mülkiyete dayandırmasını eleştirir ve özel mülkiyet olmadan öncede insanlığın yapısında saldırganlık olduğunu söyler. İlk insanların cinsel ve saldırganlık eğiliminde kısıtlamalara maruz kalmadığından uygar insana oranla daha iyi bir durumda olduğunu savunur. Uygarlığın insanın mutluluğunu güvenlik ile takas ettiğini iddia eder. Saldırganlık eğiliminin insanda varolan kökensel, bağımsız bir içgüdü olduğunu ve uygarlığın önündeki en güçlü engel olduğunu belirtir. Oidipus karmaşasından gelen suçluluk duygusunun uygarlık tarafından kullanıldığını ve insanların vicdan adı altında saldırganlıktan uzak tutulmaya çalışıldıklarını dile getirir. Uygarlığın ilerlemesinin bedeli olarak suçluluk duygusunun artması nedeniyle  mutluluğun azalmasını, uygarlığın en önemli sorunu olarak ortaya koyar.
                Son olarak, insanların doğa güçleri üzerindeki hakimiyetlerini arttırmış olmalarını, bunların yardımıyla birbirlerini son insana varana dek ortadan kaldırmalarının zor olmadığını, günümüz uygarlığının huzursuzluğunun da bundan kaynaklandığını ileri sürer.
PAZARA KADAR YENİ KİTAP ÖZETİ BEKLİYORUZ :) 














                                                                                                      
                     


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder